Kan

tahta kapının delikleri
seni izlemem içindi
gömülü olduğun toprağı açtın
koşarak yanıma geldin
elime bir yılan yavrusu verdin
yılan kansızdı
kalbime yanaştı
canımla beslendi
kuyruğu uzadı
dili çatallandı
kalbime sığmadı
dar sokağı geçtim
delikli tahta kapıyı açtım
mezarının başına
gömülü olduğum toprağa bir hikaye anlattım
bir yılanın hikayesi bu
kalbime yerleşip
kanımı emen
sen duydun mu bilmem
yılan duydu
çatalı dilime battı
ağzımdan önce kafasını sonra kuyruğunu yavaşça uzattı
canım, yılana sığmadı
ona bu kadar sıcak kan fazlaydı
toprağı kazdı
kör gözleriyle
koklayarak buldu seni
yaşıyordun cansız
yılan gibi
uyudunuz uyanmadınız
üzerinize toprak attım
tahta, delikli kapıyı kapattım
Didem Köktaş
Fotoğraf : Gali-Dana Singer

Vazgeç Gönül

-Eh,gelin şuraya! Asfalyalarımı attırmayın benim!

-Aman ne devrildi yine!
-Ne yapıyor babaannem dışarda?
-Ne yapacak kedileri besliyor sözde. Hepsine çavuş olmuş o istediği saatte gelsinler, o istediği zaman yesinler, etrafı da kirletmesinler istiyor.
-Madem sıkıntı yapıyor kendine, neden besliyor hayvancıkları?
-Kıyamıyormuş.
-Hadi Sahire misafirler gelecek oyalanıyorsun hala, kur şu sofrayı.
-Vermeyeceğim bir daha ne ekmek ne su bu şımarıklara.
-Noldu babaanne?
-Pişman ediyorlar insanı.
-Madem pişman oluyorsun neden et suları kaynatıp ekmeklere banıp peşlerinde koşuyorsun Allahın her günü anne?
-Sen anlamazsın. Gel bakayım yanıma Sahire, anlatayım sana.
-Hata yapmazsan yaşamamışsın demektir; hatayı fark etmezsen aynı şeyi yaşayacaksın demektir. Pişman olmak böyledir, hatayı fark etmeden sadece sonuca üzülmektir.
-Sen hiç pişman oldun mu babaanne?
-Dedenle evlendim ya.
-Akşam akşam çocuğa ne anlatıyorsun anne.Tuzlukta tuz bitmiş.Yemeklik tuz yok evde.
-Kaya tuzundan koysana.
-Olmaz öyle. Sahire bir koşu git bakkala, bir paket tuz bir de canın ne isterse al yazdır deftere.
-Hadi giyin sen de anne, misafirler şimdi gelir.
-Yeşil elbisemi giyeyim diyorum.
-Olmaz artık o, tuttundun hep aynı elbise. Şu kırmızı ve yakalı bluzunle siyah eteğini ütüledim yeni, astım dolaba onları giy.
-Aman iyi iyi,her şeyi çok biliyorsun. Sahire, bak bakalım kediler bitirmişler mi yemeklerini ?
Didem Köktaş
fotoğraf: Gali-dana Singer

Sabah Kuşu

birden bire
açtı içimde çiçek
seni sevince
hiç bilemedim cinsini
suyunu verdim
güneşte ışıldadı
gölgeyle serinledi
yaprakları
kökleri derinlere daldı
yaraları
denizle iyileştirdim
şarkı söyledim
şiir yazdım
fotoğraflara baktım
özleyince
zamansız uğuldadı kulaklarımda
o bestenin sesi
mavilerdi ana rahmim
sevdikçe
iyice yerleştim
bu sabah
kokusu gelmiyordu çiçeğin
aradım bulamadım
bir kuş olmuş
gözlerime konmuş
meğer
kanatları sesinden
çırpındıkça
yakıyor uçmaklı türküleri.
Didem Köktaş
resim: Khosro Berahmandi

Sabah aramışsın, yetişemedim. Arayamam geri. Kapı çaldı, balkondaydım. Balkonda bir divan, ta çocukluğumdan. Açtım divanın altını. Boyası dökülmüş ahşap bir kutu kalmış kumaşların arasında. Ne zaman koydum kutuyu divanın altına. Düşündüm, hatırlayamadım. Kartlar atmışsın gittiğin dört bir yandan. Kutu eski, dağılmış her biri. Tek tek güneşe tutup havalandırdım kartları. Yıl, ay, gün dizdim hepsini; sonra kırmızı, yeni bir karton kutunun içine yerleştirdim. Kalın bir iple bağladım kutuyu. Şimdi oldu, tamam. İstesem de bu düğümü bir daha açamam. Tüm eskiler için bir kutu yapmalı. Küpelerim ağır geldi kulağıma. Küpelerim büyümüş saçlarım kırardıkça. Severdin küpelerimi. Yaşlandım, eskileri takamam.Küpeleri yerleştirmeli miydi kartların yanına?

Didem Köktaş
resim: Joanna Concejo

buona notte

Sabahları bir hışım kalkıyor, yüzünü dahi yıkamadan demliyor çayı. Ben içemiyorum, ot ot kokuyor. Demlemiyor adeta haşlıyor.Her gün altı demlik içiyor. Başka türlü yazamıyormuş.Ne yiyor ne içiyor. Bir gevrekle siyah zeytinleri tüm güne serpiştiriyor. Öğle vakitleri çok sinirli oluyor, sigarayı bırakmış, ondanmış. Anladık şimdi sebebin var, ya tiryakiyken ne diye azarlıyordun ağustos böceklerini. Sıcak ona yaramıyor, yok yok hiç sevmiyor sıcağı, taşınalım dağlara diye hep hayal kurar. Yayla suyuyla nefes alacakmış. Rüzgar esip içim üşüyünce geceleri sokulur yanıma, omzuma başını koyar. “Ne güzelsin sen; huysuz, mendeburun tekiyim ben.” der gözlerimi öper, sonra dudaklarımı, boynumu. Sonra gün ne güzel. Ben güneşi seviyorum, yazı bihassa. Dağlarda kalamam. Muhabbetle demlenmiş çaylar severim, uzun kahvaltılar. Çıplak ayak yürürüm kumlarda. Üşürüm, içim ısınır deniz kıyısında. Dalgalar kokusunu getirir uzakların. Öperim hayalini.Omzumu yaslarım geceye. Elveda, derim. Sonra gün ne güzel.
Didem Köktaş
resim:Victor Tkachenko

Kilit

Bu sabah düşündüm bahçeni. Ne güzel duruşu bengonvilin, yasemin ürkek, akşam sefaları telaşlı, karanfiller mağrur, mercanlar yadigar babaannenden. Kaçacak yeri olmayanlar, hataları affedemeyip susanlar bahçelerine kuruyorlar suskun saraylarını. Kelebek mi konmuş yaprağına kalbinin, heyecanlandın mı hiç kendin için? Sevdalandın mı, balarısı gibi düştün mü çiçeğin özüne? Ağladın mı annenden habersiz? Çok iyiler çok hoşlar, ama hiç yoklar. Anlatamamak nedir bilirim. Toprak paklar. Razı olur susarsın, duvarlarını boyarsın gizli bahçenin, kapıya da asma kilit takarsın. Çayı demlersin her sabah. Hiç aykırı davranmadın, yollara düşmedin hiç canın sıkıldı diye. Toprak paklar. Gülümsedin. Gülememek nedir bilirim. Sen gül diye her kuşluk vakti ezbere dualar ederim.
Didem Köktaş
resim: Edson Fernandes

Esas

Hayal değildi. Yapılandırdığım, kurduğum bir şey değildi zihnimde. Vakit ayırmadım onu düşünmeye, yetiştirmedim duygumu. İçine düştüm.
Orada buluverim kendimi. Sonra sardı beni rüzgarlar, dalgalar, maviler… Vurdum kıyıya. Belki ben onu besleyemedim ama o beni büyüttü.
Didem Köktaş
resim: Victor Tkachenko

WİLD SWEET WİLLİAM

I woke up longing for him, my heart a well. He draws water out of it. I washed my face with that cool water. I opened the window. The wind was shaking the leaves of the sweet william. I wrote a poem. I touched the leaves. I read the poem to the wind. Perhaps at that moment he was drawing. Perhaps he heard the poem. Perhaps he drew sweet williams on white sheets. Perhaps he was sleeping, deep. Perhaps he was writing poems for sweet williams. I was touching its leaves. The water was cool, the wind light, the longing deep. He was drawing me, with sweet Williams in my hair.

Didem Köktaş
resim : Edson Fernandes

Wild Sweet William

Bu sabah onu özleyerek uyandım. Kalbim bir kuyu. O çıkarıyor suyu. Yüzümü o serin suyla yıkadım. Pencereyi açtım. Rüzgar Hüsnü Yusuf’un yapraklarını kımıldatıyordu. Bir şiir yazdım. Yapraklara dokundum. Şiiri rüzgara söyledim. Belki o da o an resim yapıyordu. Belki şiiri duydu. Hüsnü Yusuflar çizdi belki bembeyaz kağıtlara. Belki uyuyordu, derin. Rüyasında Hüsnü Yusuflara şiir yazıyordu belki. Ben yapraklarına dokunuyordum. Su serindi, rüzgar hafif, özlem derin. O, saçlarımda Hüsnü Yusuflarla beni çiziyordu.

Didem Köktaş
resim: Edson Fernandes

Mızrap

-Hazır mısın?
-İnci kolyemi taktım.
-Ben seni anlayamıyorum.Böyle mi geleceksin?
-Evet.Sen sadece kendini düşünüyorsun. Beni nasıl anlayacaksın.
-Elbiseni değiştir.
– Hazırım.
-Böyle gelmeni istemiyorum. Daha ağır bir şeyler giy, ne bileyim mücevher tak, saçını aç.
– İnci kolyemi seviyorum.
-İnci kolye mi? Nereden buldun onu?
-Ben yaptım.

Didem Köktaş
resim: Joanna Concejo